Friday, February 23, 2007

Kadınları Düşünmemek Mümkündür!

Tıpkı Ölümü Düşünmemek Gibi... Cesare Pavese, "Kadınlar akıllıdırlar," der. "Ancak evlenmeyi kafalarına koydukları erkeğe aşık olurlar." Pavese, Susan Sontag'ın o benzersiz nitelemesiyle, "örnek bir çilekeş"tir -ve çileyi, elbette en çok kadınlardan çekmiştir!
O "örnek çilekeş"in çektikleri, aşk çileleridir; daima bir aşk kırgınıdır o -kadınların önünde ezilen, küçülen, acı çeken, ama bunu, Sontag'ın deyişiyle "en iyi ifade edebilen"lerden biri! Bir yazar, bir çağdaş aziz... Susan Sontag aktarıyor; Pavese bir yerde şöyle demiştir: "Kadınları düşünmemek mümkündür; tıpkı ölümü düşünmemek gibi..."
Kadınları düşünmemek!...
Bu elbette olanaklı değil. Gelgelelim Pavese, bu sözleriyle çok daha öte bir düşünceyi; ölümü düşünmenin kadını düşünmeden ya da kadını düşünmenin ölümü düşünmeden düşünülemeyeceğini vurgulayan trajik bir düşünceyi dile getirmek istemiş olabilir. Gerçekten trajik, çünkü insanın bir kadını seçtiğinde ölümü seçmiş olduğunu (kaçınılmaz olarak) gösteren tanıklar vardır. Örneğin, Althusser! Pavese de bu trajik kişilerden biridir. "Yaşamının son aylarında, Amerikalı bir film yıldızıyla giriştiği ilişkinin ortasında" şöyle der Pavese: "İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez. Çünkü sevgi, her türlü sevgi bizi kendi çıplaklığımız, sefaletimiz, kırılganlığımız, hiçliğimizle ortaya çıkarır. Derinlerde, çok derinlerde akıp gitmekte olan bu şaşırtıcı aşk ilişkisine var gücümle tutunmamış mıydım? Salt kendimi o eski düşünceye geri götürmek için, onu eskiden beri hep aklımı çelip duran o itkiye, o eski düşünceye, aşka ve ölüme (altını ben çizdim) geri dönmenin bir özürü yapmamış mıydım?" Sontag ekliyor: "Kadınlar ve ölüm, Pavese'yi hep aynı huzursuzluk ve kötümserlik havasıyla büyülemiştir. Çünkü her iki durumda da Pavese'nin başlıca sorunu, bunlara yeterli olup olamayacağı düşüncesidir."
İlginç rastlantı! Kadının ve ölümün birlikte, neredeyse meş'um bir zorunluluk, trajik bir alınyazısı, habis bir karabasan ya da belalı bir açmaz olarak dayatılması. Cemil Meriç'te de görülüyor. Ve Cemil Meriç'le Cesare Pavese ne kadar da benziyorlar birbirlerine?
Kuşkusuz başka benzerlikler de var -ve şaşırtıcı: İkisi de günlük tutuyorlar ("Günlükler bize yazarın ruhunun çalışma odasını gösterir," diyor Sontag!). İkisi de yazar ve yine Sontag'ın deyişiyle "uomi di cultura (kültür adamı)"! İkisinin de ilişkileri olmuş ve ikisi de yalnızlığı seviyor... Ama asıl önemlisi, kuşku yok, ikisinin de ölümü ve kadını birlikte, bir Janus maskesi gibi düşünüyor olmaları...
Jurnal'in (Günlük'ünün) bir yerinde şunları yazmış Cemil Meriç: "Belki çocukluktan bu yana karşılaştığım bütün krizlerin kökü, seksüel. Evet, seksüel. Tabii şartlar bu insiyakı azdırıyor. Galiba normal bir cinsi hayat, kabusları dağıtan gün ışığı gibi bütün endişeleri silip süpürüyor. Ama nasıl şey bu normal cinsi hayat? Mümkün mü? Ölmek veya öldürmek... Bu ne rezil kanun?" Ve şunlar: "Ne var ki, insan herşeyi söyleyemiyor. İnsan olduğu için söyleyemiyor. Ve çile burada..."
Cemil Meriç'in cinsel yaşam konusunda söyledikleri, ne kadar uyuyor Pavese'nin yaşamına! Onun tanıklıklarına!... Bunları Pavese de, evet o da, pekala yazabilirdi, diye düşünüyor insan. Yine Susan Sontag'a başvuralım: "Pavese," diyor Sontag, "olağanüstü cinsel yetersizlik duygusuyla acılar içinde kıvranan bir insan olarak gösterir kendisini; bu acılarını, cinsel teknik, sevginin uyumsuzluğu ve cinsiyet savaşıyla ilgili her türlü kurumla destekleyerek aşılması güç bir duvara dönüştürmüştür."
Acaba öyle mi? Sorgulamak gerek!
Bana sorarsanız, cinsel ya da "erotik başarısızlık", kadın ve ölüm bağıntısının kurulmasında bir neden değil, olsa, bir gerekçe'dir. Kadın ve ölüm bağıntısı, bir psikiyatri sorunuymuş gibi ele alınmamalıdır. Pavese ve Meriç'te kadın ve ölüm arasındaki bağıntı, ontolojik bir bağıntıdır. Ölüm, kadında içselleşmiştir, ve kadın ölümde... Pavese ve Meriç için kadın ve ölüm, bir paranın iki yüzü gibi birbirlerinden ayrılmazlar. Birinin varlığı, ötekinin de varlığını gerektirir gibidir.
Kadınlar acı verirler. Cemil Meriç sorar: "Musset'ye ne verdi Madame Sand? Sadece ızdırap." Acı ve çile!.. Kadının ve ölümün birlikteliğinin acısı ve çilesidir bu! Veya bir çilekeşliğe ve sonunda intihara (Pavese'de olduğu gibi) ya da çıldırmaya ve sonunda karısını öldürmeye (Althusser'de olduğu gibi) götürür.
Oruç Aruoba, Althusser'in ölümünden sonra, mistik bir bilgelikle yüklü şu sözleri yazar: "Çıldırmış ve her aklı başında erkeğin yapması gereken ilk işi yapmış, karısını boğazlamış ve tımarhaneye tıkılmıştı."
Ama Cemil Meriç ne kendini öldürür Pavese gibi ne de karısını -Althusser gibi! O yüzden iki arada bir derededir Cemil Meriç. Araf'tadır. Ölümü ve kadını aşmanın olanaksızlığını yaşar. Caligula gibi gökteki ayı istemektedir. Oysa, ölmeden ya da öldürmeden aşılamaz bu ikilem. Ve o yüzden hep olanaksızı istemekle yetinir Meriç. Kendi deyişiyle, "Havva ile Messalina'yı birleştirmek"... Olanaksız olan budur!
Cemil Meriç bu bağlamda Pavese ile Althusser arasında yer alır. Ne kadını öldürür, ne kendini! Giderek kadını da kendini de olumsuzlar; kendi bedenini ve kadın bedenini! Ve bana sorarsanız ürpertici, evet gerçekten ürpertici bir yargıya varır: "Her kadın bir Messalina'dır ve yumurtalıklarıyla düşünür."
Sonunda bir kadın düşmanı olur Cemil Meriç: "Sen ıstırabı kitapta gören kadın! Istırabı ve hazzı. Sen kabak çekirdeği ile oyalanan çocuk. Ama bu, oyunun kaidesi. Belki işitmişsindir, Alman şiirinin Goethe'den çok daha büyük bir yaratıcısı vardı: Hölderlin. Delirdi. Sana ne Hölderlin'den? Hölderlin'i kaç çağdaşı tanıyordu? Bir marangoz evini açtı ona... Hölderlin neden delirdi bilir misin? Karşısına sen çıktın. Nietzche de delirdi...
Clotilde (Auguste Comte'un sevgilisi: Clotilde de Vaux. H.Y.) herhangi dişiydi. Kibar bir kerhanede kaç sene çalışabilirdi? Bilinmez. Auguste Comte var olduğu için Fransa'da da var. Ondokuzuncu yüzyıl Comte'un yüzyılı. Clotilde Comte'u ne kadar anladı? Bu bir trajedidir. Yalnız benim Hölderlin ve Comte'dan farklı taraflarım var. Büyük ve küçük taraflarım."
Ama kim bilir, belki de, her kadın düşmanının, tıpkı Reşat Nuri'nin o Homongolos'unun maskesinin arkasına gizleyip, daha sonra sadece mektuplarında arkadaşı Necdet'e itiraf ettiği gibi, üzünçlü bir yürek ya da örnek bir çilekeş duruyordur. Evet, kimbilir?

Hilmi Yavuz

Kadınlara düşman olmak.. bilmiyorum. Meriç açısından olaya bakarsak; o düşman değildi, hiçbir zaman olamadı. Onlara kızgındı, köpürdüğü oluyordu şüphesiz. Çünkü, hiçbir kadın hayalinin peşinden koşmamıştı, cesaret edememişti buna. Realitenin çirkin aldatmacası.. yine de bilmiyorum..

Geçenlerde Modigliani'yi izledim. Koca oyunda beğendim tek şey, küçük bir replikti sadece. Diyor ki Modigliani: "Herkes salonunda bir Van Gogh olsun ister ama Gogh kapıya gelse içeri almazlar onu." Meriç'te de durum aynı. Onun yazdıklarına vaktinde kimse ilgi göstermemiş, yüzüne bakan çok az. Aynı Gogh gibi, o da hayatı boyunca bir resim bile satamamış ya! Ama nedense bugün, Meriç'in laflarına tapıyorlar, büyülü buluyorlar onu. Kim bu adam diyorlar. Meriç'le tanışmaktan gurur duyuyorlar. Ama eminim Meriç bugün kapılarını çalsa yine kimse içeri almayacaktır onu. Oyunda dendiği gibi, Meriç'i veya Gogh'u veya Modigliani'yi beğenmiyorlar; aksine onun yazdıklarını çizdiklerini. Ne biçim bir trajedi bu böyle? Ama birçoğu bilmiyor ki bunları ortaya çıkartan ta kendileri; bencil, hissiz ve acımasız bir güruh bu karşımızdaki.

1 comment:

Anonymous said...

abi, Super yazi

Blog'un da super. Devamini bekleriz.