Sunday, November 02, 2008

Aman ne sıkıcı bu hayat ya boyle ya su kurallara bak ya ulan bundan sonra noktalama isareti de kullanmıcan hatta ahlak kurallarının otesine cıkıp kufretcem blogumda sikerim ulan kapayın cenenizi cinnet mi geciriyorum ne ahh ingilizce yazmaktanda bıktım zaten bunu da kimse okumucak aman siktir ya

Thursday, March 01, 2007

Friday, February 23, 2007

Kadınları Düşünmemek Mümkündür!

Tıpkı Ölümü Düşünmemek Gibi... Cesare Pavese, "Kadınlar akıllıdırlar," der. "Ancak evlenmeyi kafalarına koydukları erkeğe aşık olurlar." Pavese, Susan Sontag'ın o benzersiz nitelemesiyle, "örnek bir çilekeş"tir -ve çileyi, elbette en çok kadınlardan çekmiştir!
O "örnek çilekeş"in çektikleri, aşk çileleridir; daima bir aşk kırgınıdır o -kadınların önünde ezilen, küçülen, acı çeken, ama bunu, Sontag'ın deyişiyle "en iyi ifade edebilen"lerden biri! Bir yazar, bir çağdaş aziz... Susan Sontag aktarıyor; Pavese bir yerde şöyle demiştir: "Kadınları düşünmemek mümkündür; tıpkı ölümü düşünmemek gibi..."
Kadınları düşünmemek!...
Bu elbette olanaklı değil. Gelgelelim Pavese, bu sözleriyle çok daha öte bir düşünceyi; ölümü düşünmenin kadını düşünmeden ya da kadını düşünmenin ölümü düşünmeden düşünülemeyeceğini vurgulayan trajik bir düşünceyi dile getirmek istemiş olabilir. Gerçekten trajik, çünkü insanın bir kadını seçtiğinde ölümü seçmiş olduğunu (kaçınılmaz olarak) gösteren tanıklar vardır. Örneğin, Althusser! Pavese de bu trajik kişilerden biridir. "Yaşamının son aylarında, Amerikalı bir film yıldızıyla giriştiği ilişkinin ortasında" şöyle der Pavese: "İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez. Çünkü sevgi, her türlü sevgi bizi kendi çıplaklığımız, sefaletimiz, kırılganlığımız, hiçliğimizle ortaya çıkarır. Derinlerde, çok derinlerde akıp gitmekte olan bu şaşırtıcı aşk ilişkisine var gücümle tutunmamış mıydım? Salt kendimi o eski düşünceye geri götürmek için, onu eskiden beri hep aklımı çelip duran o itkiye, o eski düşünceye, aşka ve ölüme (altını ben çizdim) geri dönmenin bir özürü yapmamış mıydım?" Sontag ekliyor: "Kadınlar ve ölüm, Pavese'yi hep aynı huzursuzluk ve kötümserlik havasıyla büyülemiştir. Çünkü her iki durumda da Pavese'nin başlıca sorunu, bunlara yeterli olup olamayacağı düşüncesidir."
İlginç rastlantı! Kadının ve ölümün birlikte, neredeyse meş'um bir zorunluluk, trajik bir alınyazısı, habis bir karabasan ya da belalı bir açmaz olarak dayatılması. Cemil Meriç'te de görülüyor. Ve Cemil Meriç'le Cesare Pavese ne kadar da benziyorlar birbirlerine?
Kuşkusuz başka benzerlikler de var -ve şaşırtıcı: İkisi de günlük tutuyorlar ("Günlükler bize yazarın ruhunun çalışma odasını gösterir," diyor Sontag!). İkisi de yazar ve yine Sontag'ın deyişiyle "uomi di cultura (kültür adamı)"! İkisinin de ilişkileri olmuş ve ikisi de yalnızlığı seviyor... Ama asıl önemlisi, kuşku yok, ikisinin de ölümü ve kadını birlikte, bir Janus maskesi gibi düşünüyor olmaları...
Jurnal'in (Günlük'ünün) bir yerinde şunları yazmış Cemil Meriç: "Belki çocukluktan bu yana karşılaştığım bütün krizlerin kökü, seksüel. Evet, seksüel. Tabii şartlar bu insiyakı azdırıyor. Galiba normal bir cinsi hayat, kabusları dağıtan gün ışığı gibi bütün endişeleri silip süpürüyor. Ama nasıl şey bu normal cinsi hayat? Mümkün mü? Ölmek veya öldürmek... Bu ne rezil kanun?" Ve şunlar: "Ne var ki, insan herşeyi söyleyemiyor. İnsan olduğu için söyleyemiyor. Ve çile burada..."
Cemil Meriç'in cinsel yaşam konusunda söyledikleri, ne kadar uyuyor Pavese'nin yaşamına! Onun tanıklıklarına!... Bunları Pavese de, evet o da, pekala yazabilirdi, diye düşünüyor insan. Yine Susan Sontag'a başvuralım: "Pavese," diyor Sontag, "olağanüstü cinsel yetersizlik duygusuyla acılar içinde kıvranan bir insan olarak gösterir kendisini; bu acılarını, cinsel teknik, sevginin uyumsuzluğu ve cinsiyet savaşıyla ilgili her türlü kurumla destekleyerek aşılması güç bir duvara dönüştürmüştür."
Acaba öyle mi? Sorgulamak gerek!
Bana sorarsanız, cinsel ya da "erotik başarısızlık", kadın ve ölüm bağıntısının kurulmasında bir neden değil, olsa, bir gerekçe'dir. Kadın ve ölüm bağıntısı, bir psikiyatri sorunuymuş gibi ele alınmamalıdır. Pavese ve Meriç'te kadın ve ölüm arasındaki bağıntı, ontolojik bir bağıntıdır. Ölüm, kadında içselleşmiştir, ve kadın ölümde... Pavese ve Meriç için kadın ve ölüm, bir paranın iki yüzü gibi birbirlerinden ayrılmazlar. Birinin varlığı, ötekinin de varlığını gerektirir gibidir.
Kadınlar acı verirler. Cemil Meriç sorar: "Musset'ye ne verdi Madame Sand? Sadece ızdırap." Acı ve çile!.. Kadının ve ölümün birlikteliğinin acısı ve çilesidir bu! Veya bir çilekeşliğe ve sonunda intihara (Pavese'de olduğu gibi) ya da çıldırmaya ve sonunda karısını öldürmeye (Althusser'de olduğu gibi) götürür.
Oruç Aruoba, Althusser'in ölümünden sonra, mistik bir bilgelikle yüklü şu sözleri yazar: "Çıldırmış ve her aklı başında erkeğin yapması gereken ilk işi yapmış, karısını boğazlamış ve tımarhaneye tıkılmıştı."
Ama Cemil Meriç ne kendini öldürür Pavese gibi ne de karısını -Althusser gibi! O yüzden iki arada bir derededir Cemil Meriç. Araf'tadır. Ölümü ve kadını aşmanın olanaksızlığını yaşar. Caligula gibi gökteki ayı istemektedir. Oysa, ölmeden ya da öldürmeden aşılamaz bu ikilem. Ve o yüzden hep olanaksızı istemekle yetinir Meriç. Kendi deyişiyle, "Havva ile Messalina'yı birleştirmek"... Olanaksız olan budur!
Cemil Meriç bu bağlamda Pavese ile Althusser arasında yer alır. Ne kadını öldürür, ne kendini! Giderek kadını da kendini de olumsuzlar; kendi bedenini ve kadın bedenini! Ve bana sorarsanız ürpertici, evet gerçekten ürpertici bir yargıya varır: "Her kadın bir Messalina'dır ve yumurtalıklarıyla düşünür."
Sonunda bir kadın düşmanı olur Cemil Meriç: "Sen ıstırabı kitapta gören kadın! Istırabı ve hazzı. Sen kabak çekirdeği ile oyalanan çocuk. Ama bu, oyunun kaidesi. Belki işitmişsindir, Alman şiirinin Goethe'den çok daha büyük bir yaratıcısı vardı: Hölderlin. Delirdi. Sana ne Hölderlin'den? Hölderlin'i kaç çağdaşı tanıyordu? Bir marangoz evini açtı ona... Hölderlin neden delirdi bilir misin? Karşısına sen çıktın. Nietzche de delirdi...
Clotilde (Auguste Comte'un sevgilisi: Clotilde de Vaux. H.Y.) herhangi dişiydi. Kibar bir kerhanede kaç sene çalışabilirdi? Bilinmez. Auguste Comte var olduğu için Fransa'da da var. Ondokuzuncu yüzyıl Comte'un yüzyılı. Clotilde Comte'u ne kadar anladı? Bu bir trajedidir. Yalnız benim Hölderlin ve Comte'dan farklı taraflarım var. Büyük ve küçük taraflarım."
Ama kim bilir, belki de, her kadın düşmanının, tıpkı Reşat Nuri'nin o Homongolos'unun maskesinin arkasına gizleyip, daha sonra sadece mektuplarında arkadaşı Necdet'e itiraf ettiği gibi, üzünçlü bir yürek ya da örnek bir çilekeş duruyordur. Evet, kimbilir?

Hilmi Yavuz

Kadınlara düşman olmak.. bilmiyorum. Meriç açısından olaya bakarsak; o düşman değildi, hiçbir zaman olamadı. Onlara kızgındı, köpürdüğü oluyordu şüphesiz. Çünkü, hiçbir kadın hayalinin peşinden koşmamıştı, cesaret edememişti buna. Realitenin çirkin aldatmacası.. yine de bilmiyorum..

Geçenlerde Modigliani'yi izledim. Koca oyunda beğendim tek şey, küçük bir replikti sadece. Diyor ki Modigliani: "Herkes salonunda bir Van Gogh olsun ister ama Gogh kapıya gelse içeri almazlar onu." Meriç'te de durum aynı. Onun yazdıklarına vaktinde kimse ilgi göstermemiş, yüzüne bakan çok az. Aynı Gogh gibi, o da hayatı boyunca bir resim bile satamamış ya! Ama nedense bugün, Meriç'in laflarına tapıyorlar, büyülü buluyorlar onu. Kim bu adam diyorlar. Meriç'le tanışmaktan gurur duyuyorlar. Ama eminim Meriç bugün kapılarını çalsa yine kimse içeri almayacaktır onu. Oyunda dendiği gibi, Meriç'i veya Gogh'u veya Modigliani'yi beğenmiyorlar; aksine onun yazdıklarını çizdiklerini. Ne biçim bir trajedi bu böyle? Ama birçoğu bilmiyor ki bunları ortaya çıkartan ta kendileri; bencil, hissiz ve acımasız bir güruh bu karşımızdaki.

Thursday, February 22, 2007

Placebo der ki...

Song To Say Goodbye Lyrics

You are one of God's mistakes.
You crying, tragic waste of skin.
I'm well aware of how it aches.
And you still won't let me in.
Now I'm breaking down your door,
to try and save your swollen face.
Though I don't like you anymore
you lying, trying waste of space.

Before our innocence was lost
you were always one of those
blessed with lucky 7s,
and the voice that made me cry.
My oh my.

You were mother nature's son.
Someone to whom I could relate.
Your needle and your damage done,
remains a sordid twist of fate,
now I'm trying to wake you up,
to pull you from the liquid sky.
Cause if I don't we'll both end up
with just your song to say goodbye.

My oh my. A song to say goodbye,
A song to say goodbye,
A song to say,
Before our innocence was lost
you were always one of those
blessed with lucky 7's,
and a voice that made me cry.

It's a song to say goodbye.
It's a song to say goodbye.
It's a song to say goodbye.
It's a song to say goodbye.
It's a song to say goodbye.
It's a song to say goodbye.
It's a song to say goodbye.
It's a song to say goodbye.

Friday, February 02, 2007

Özdemir İnce bugün döktürmüş yine..

Bu yazının amacı adını verdiğim iki yazarla tartışmaya girmek değil. Bir davet! İki yazarı imam hatip okulları konusunda düşünmeye ve yazmaya davet ediyorum. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan ve partisinin değişip değişmediğinin denek (mihenk) taşı bu imam hatip okulları.

Türban sorununun kaynağında da imam hatip okullarını ve bu okullara kız öğrenciler alınmasında görüyorum. Türban sorunu ilk kız öğrencilerin imam hatip liselerinden mezun olup yükseköğrenime başlamasıyla Türkiye’nin gündemine girip sorunlaştı.

Türkiye’nin demokratları (demokratlıkları nasıl ise), liberalleri, neoliberalleri, neoliberallerin emir erleri; demokratikleşme, özgürleşme, çağdaşlaşma, uyum yasaları, Kemalistler ve dinozorlar konularında her şeyi konuşuyorlar, ama imam-hatip okullarını ve zorunlu olarak Öğretim Birliği Yasası’nı ağızlarına almıyorlar. Oysa tek ölçü imam hatip okulları.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/5880349.asp?yazarid=72&gid=61
(İşin Kolayı ya da Diyelim ki... Özdemir İnce)

Neresinden tutsak?
Denek taşı meselesine girmicem kararlıyım.
Ama İnce'nin söylediklerini milletin anlayacağı dilden söylersem: "Kardeşim ben türbanlı bir kadınla, hele okumuş olanıyla sosyal hayatta karşılaşmak istemiyorum." Neyi unutuyor beyimiz ve hemdiğerleri? Türban siyasi bir simgeymiş şuymuş falan. Simgeyse, o da bir hak değil mi? Başı açıklık nasıl belli bir değer yargısını taşıyorsa, kapalılıkta taşır. Bi de şunu unutmuş beyimiz: yarın öbürgün bakarsın gün olur devran değişir, bugün senin başını zorla üniversite kapılarında açtırttıkların yarın iktidara gelir. O zaman sen, başını açık tutma özgürlüğünü istiyorsan bugün de onun başını kapatmayacaksın ve özgürlüğün her zaman teminatı olan bir yargıyı ve zihniyeti bu ülkeye yerleştireceksin. Yanlış mı dostlar?

Thursday, February 01, 2007

Siktigimin asagalık dangalakları

Tarihi gardaki Osmanlıca yazı kaldırıldı

Mazisi 85 yıla uzanan Balıkesir Garı'nda, Fransızca ve Osmanlıca "Balıkesir" yazıları kaldırılarak yerine Türkçe yazı asıldı.
Balıkesir Gar Müdürlüğü'nün restore ettirdiği 1912 yılında yapılan gar binası duvarlarında onarım sonrası sıva ile kaplı olan Fransızca 'Balıkessır' ve Osmanlıca harflerle "Balıkesir" yazıları ortaya çıktı. İşçi Partili ve Atatürk Düşünce Derneği'ne kayıtlı üyeler Osmanlıca yazının AK Parti hükümeti zamanında ortaya çıkması ve Fransızca yazının da mandacılığı niteledikleri için eylem yaparak tabelanın kaldırılmasını istedi.
Atatürk'ün Balıkesir'e geldiğinde yazıları kapattırdığı iddialar üzerine Balıkesir Gar Müdürü Nevzat Ayaz, ellerinde iddiaları kanıtlayan belgesi bulunanların Valiliğe başvurmasını istemişti. Ayaz, yazıların Atatürk tarafından kapattırdıysa sildirebileceklerini söylemişti. Konunun yerel basında yer alması üzerine Valilik, Gar Müdürlüğü'nden bilgi istedi. Gar Müdürü Ayaz da, konuyu TCDD 3. Bölge Müdürlüğü'ne iletti. Bölge Müdürlüğü yetkililerinin 1930'lı yıllara ait gar fotolarını incelemesinin ardından yazıların olmadığı görüldü.
Bölge Müdürlüğü yeniden tabela hazırlayıp Balıkesir'e gönderdi. Ayaz, Atatürk'ün bu yazıları kapattırdığına dair belge bulunamadığını ancak eski fotoğraflarda Fransızca ve Osmanlıca tabela görülmediği için yeni tabela takıldığını söyledi.

Cihan
01/02/2007

Miskinler Tekkesi Kanunları


1- insan yorgun dogar, yorgun olur. hayatini dinlenerek gecir.


2- oturabilecekken ayakta durma, yatabilecekken oturma, uyuyabilecekken yatma.


3- dinlenen birisi gordugunde derhal yardim et.


4- icine calisma istegi gelirse bir kenarda otur, bu hissin gecmesini bekle.


(Kaynak: ekşi)


Gerçi miskinler tekkesinin tarihsel olarak çok farklı boyutları ve vazifeleri vardır ama onlar şimdi bir kenara...

Gülelim Eğlenelim, Aydınlar da aydın hani..

Aydın Empatisi

“EMPATİ Grubu” adıyla bir araya gelen Trabzonlu sanatçı ve yazarlar bugün Trabzon’da toplanacak. Toplantıya, Trabzon doğumlu Nuray Mert, Sunay Akın, Nihat Genç, Volkan Konak, AKP’li Süleyman Gündüz, Mehmet Bekaroğlu, Fuat Saka, Suat Sayın, İbrahim Karagül ve eski Milli Takımlar Teknik Direktörü Şenol Güneş ile Bayındırlık Bakanı Faruk Özak katılacak.

(Akşam)

Daedalus Üzerine, Yarı Türkçe Yarı İngilizce


Şimdi nickimiz üzerinde biraz duracağız, bakalım neymiş, ne değilmiş! Nickimiz Joyce'un A Portrait of the Artist As a Young Man'dan mülhemdir. Bu kitapta isim nasıl şekillenir diye bir bakarsak eğer:


"Stephen Dedalus was James Joyce's literary alter ego, as well as the central protagonist and antihero of two of his early works: Stephen Hero, and Joyce's semi-autobiographical novel of artistic existence A Portrait of the Artist as a Young Man. Dedalus also plays a significant role in Joyce's masterpiece Ulysses, a novel based on the events of Homer's Odyssey.
In Stephen Hero, we find the surname written as "Daedalus," an immediate allusion to the Greek figure. Upon significantly revising the mammoth Stephen Hero text into the much more compact A Portrait of the Artist as a Young Man, Joyce opted to shorten the name to "Dedalus" (as Buck Mulligan puts it in Ulysses, "Your absurd name, an ancient Greek!") Stephen Dedalus also appears in Ulysses as a parallel to Telemachus. See Richard Ellmann's revised biography, page 148.
As a character, Stephen seems to parallel many facets of Joyce’s life and personality. As if to further corroborate this, Stephen's first name comes from the first Christian martyr and, in a curious juxtaposition, his surname references the mythological figure Daedalus, a brilliant artificer who constructed a pair of wings for himself and his son Icarus as a means of escaping the island of Crete, where they were imprisoned by King Minos (who contracted Daedalus to build a Labyrinth to contain the Minotaur). Some critics suggest that Stephen's surname also reflects the labyrinthine quality of Stephen's developmental journey in A Portrait of the Artist as a Young Man.
The choice to use the name Dedalus could also represent Stephen's wish to "fly" away from the constrants of religion, nationality, and politics which he feels hold him back artistically." (Kaynak tabii ki Wikipedia)



İNCİLER (Çeviriler naçizane bana aittir)


You speak to me of language, nationality, religion...I shall try to fly by those nets.
--A Portrait of the Artist as a Young Man, Chapter 5

Bana dilden, milletten, dinden bahsediyorsun. Fakat ben, onları kanat yapıp uçmaya çabalıyorum.


A man of genius makes no mistakes. His errors are volitional and are the portals of discovery.
--Ulysses, Episode 9

Dahi biri hiç hata yapmaz. Onun yanlışları irâdidir ve keşfe açılan kapılardır sadece.


Welcome O life, I go to encounter for the millionth time the reality of experience and to forge in the smithy of my soul the uncreated conscience of my race. Old father, old artificer, stand me now and ever in good stead.
--A Portrait of the Artist as a Young Man

Hayat, hoş geldin! Tecrübe gerçeğiyle binlerce defa olduğu gibi yüz yüzeyim ve ırkımın, henüz şekillenmemiş bilincini ve idrakini, kendi ruh atölyemde yoğurmaya başlıyorum. Pirim, eski sanatkar, şimdi ve hep, bana yardım et!


History is a nightmare from which I am trying to awake.
--Ulysses, Episode 2

Tarih, uyanmaya çabaladığım bir kabus!





Mit Hakkında Bir Parça Bilgi:



Beğendiklerim...


1 - Aşagıda bilgilerini gördüğünüz oyun kesinlikle tavsiye edilir...

Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi


Yazan : Melchior Lengyel
Oyunlaştıran : Jan Mendell
Çeviren - Yöneten : Yücel Erten
Yardımcı Yönetmen : İlham Yazar
Dekor Tasarımı : Sertel Çetiner
Giysi Tasarımı : Funda Çebi
Işık Tasarımı : Seyhun Ayaş
Müzik : Çiğdem Erken
Dramaturg : Canan Kırımsoy
Projeksiyon Görüntüleri : İlham Yazar, Mesut Turan
Asistanlar : Güldestan Yüce, Burcu Fırat
Sahne Amiri : Yaprak Lale Gökdağ
Kondüvit: Ömür Açıkalın
Işık Kumanda : Gökhan Tokgöz
Projeksiyon Kumanda : Fuat Gültekin
Video Montaj : Hasan Alp Duman
Rol Dağılımı
Mithat Erdemli, Servet Pandur, Nezih Işıtan, Mehmet Akay, Zafer Güllü,
İlhan Kantarcı, Zerrin Epikmen, Aykut Ünal, Mesut Turan, Akın Erozan,
İlham Yazar, Kayhan Sarıgöllü

Sinem İslamoğlu, Nurtaç Karabulut, Ekrem Yücelten, M.Burak Yüksel,
Burak Aksoy, Gökhan Kutlu, Güldestan Yüce, Burcu Fırat

Vokal: Sinem İslamoğlu (performansına dikkat kesilelim lütfen)
Piyanistler: Bora Ateşyakan, İlter Vurucu


Özet
Yıl 1939… Nazi Almanya’sı Polonya’yı işgal etmiştir. Varşova’daki bir tiyatronun oyuncuları için, Hamlet’in ünlü "yaşamak mı yoksa ölmek mi" sözü, giderek birebirleşir. İstemeden bulaştıkları bir casusluk öyküsünün orta yerinde, tiyatro artık yaşamakla ölmek arasında bir bıçak sırtıdır.


2- Placebo'nun Meds'i


1. Meds

2. Infra-Red

3. Drag

4. Space Monkey (tavsiye ederim)

5. Follow The Cops Back Home

6. Post Blue

7. Because I Want You

8. Blind

9. Pierrot The Clown

10. Broken Promise (tavsiye ederim)

11. One Of A Kind

12. In The Cold Light Of Morning

13. Song To Say Goodbye

Hadi linkini de verelim: http://rapidshare.com/files/12896901/Placebo_-_Meds.rar.html



Paraların İzinde Yakın Tarih (Hem de Eğlenceli ve Vurgular Bana Ait)

Baba parası - Engin Ardıç


Elimi cebime atıp da çıkardığım paranın üstünde rahmetli Mustafa Şevki Ardıç’ın resmini görseydim neler hissederdim acaba?Sayın Erdal İnönü on yıldan fazla bir süre neler hissettiyse onu...Çünkü Sayın Erdal İnönü gençliğinde (o zamanlar henüz birtakım yalak gazeteciler onun bir "siyaset bilgesi" olduğunu ileri sürmemişlerdi!) on yıldan fazla bir süre bakkala manava, sinemaya lokantaya üzerinde babasının resmi bulunan kâğıtlardan dağıttı... Bu yazıya şöyle de girebilirdik tabii: Siz hiç kâğıt elli kuruş duydunuz mu?Kâğıt iki buçuk liraya yetiştim, ilkokula giderken haftalığımdı... Kâğıt bir lirayı sonradan "nümizmatiğe" merak sarınca gördüm. (Bir milyon eski lirayı, ya da halkı "sıfır atmaya" alıştırmak için onun yerine çıkarılan ve kısa sürede sessiz sedasız piyasadan çekilen yeni bir lirayı kastetmiyorum... Şu anda "teorik olarak" tedavülde ama ara ki bulasın!)Lafın burasında bir Babıali kaşalotu durur ve "aaah ah, İsmet Paşa zamanında paramızın değeri vardı" diye içini çeker.Değeri vardı da, halkın onu pek gördüğü yoktu!Eh, şimdi de öyle, paramız dolardan ve avrodan "azıcık daha düşük" bir para ama herkeste çokça bulunamıyor...Kolleksiyonumda, ikisi hariç, bütün İsmet Paşa paraları var şimdi. Olmayanlar, çok zor bulunan ve fiyatları da bütçemi aşan binlikler. Biri, Hamburg’da bir paracıda gördüğüm ve içimin yağlarını eriten "arduvaz" rengi binlik (keşke aç otursaydım da almadan gelmeseydim), öteki de İnönü’nün son iktidar yıllarında bastırdığı mavi-bej binlik...İki de ayrı elli kuruş vardır, biri, onları getiren gemi Pire limanında bombalanınca denize dökülen ve tedavüle hiç çıkamayan, nümizmat argosunda "batan geminin malı" tabir edilen elli kuruş, öteki de savaş yıllarında kullanılan elli kuruş... Batan geminin malına dikkatli bakarsanız hafiften sararmış olduğunu görürsünüz, deniz suyu çekmiş... Her bir paranın ayrı bir öyküsü, ayrı bir kişiliği vardır... Bu dizinin yüzlüğüne de "çikolata" deriz biz... Menderes’in elli lirasına "karanfil" dediğimiz gibi.İnönü önce ne yaptı, bilir misiniz? Bir yandan devlet dairelerinden Atatürk’ün resimlerini indirtirken, bir yandan da kalıpları hazır, basılmak üzere bekleyen "ikinci emisyon" grubu kâğıt paralardan Atatürk’ün resmini kazıttı, yerine kendi resmini koydurdu.Fakat bu da onu kesmedi. Çünkü aynı renk ve aynı kalıpta paralardan bazı eski baskıların üzerinde Atatürk resmi kalmıştı, sağlığında çıkmış olanlar, bunlar da yenilerle birlikte dolanımdaydılar ve Atatürk görüntüsünü hepten ortadan kaldırmak amacındaydı... Onu "Ebedi Şef" sıfatıyla taşlaştırıp tarihe gömmüş, kendisi "Milli Şef" sıfatıyla bir "Türk Führer’i" olmuştu!...Kâğıt paraların bazılarını yeniden bastırdı. Nereye, biliyor musunuz? Elbette Almanya’ya!O savaş yıllarının Berlin Devlet Matbaası (Reichsdrückerei) basımı banknotları, buram buram faşizm kokarlar. Suratları murttur, renkleri ruhsuz. Bir tür Ankara havası taşırlar, bozkır görüntüsü. "Nazi mimarisinin" ürünleri olan eski bakanlık yapıları gibi. Bej onluk, kahverengi yüzlük... Eski Alman parası Reichsmark’a benzerler.O paralarda "cumhuriyet" değil "cümhuriyet" yazar!Almanya yenildi, savaş bitti, İnönü demokrasiye (daha doğrusu demokrasi benzeri bir aldatmacaya) geçmek zorunda kaldı.Paralar da yeniden basılacak, artık uygunsuz kalmış "Alman havası" giderilecekti elbette... Dördüncü emisyon... Bu kez nereye bastırdı yeni paraları? Elbette Amerika’ya... Bunlar daha bir renkli, daha bir cıvıl cıvıldırlar... Yeni bir döneme geçildiğini belli ederler. Kırmızı onluk, açık yeşil yüzlük, koyu yeşil beş yüzlük, mavi binlik...Sonra Adnan Menderes başbakan oldu. İlk "icraatından" birisi İnönü paralarını kaldırmaktı. Yerine kendi resmini bastırmadı, Celal Bayar’ın resmini de bastırmadı, Said-i Nursi’yi de bastırmadı, merak etmeyin.Eskisi gibi, Atatürk’ün resmini yeniden koydurdu banknotlara! Zülfü Livaneli’ye sorarsanız, karşıdevrim başlamıştı.

01.02.2007

Wednesday, January 31, 2007

The Leap of Faith

The leap of faith is Kierkegaard's conception of how an individual would believe in God, or how a person would act in love. It is not so much a rational decision, as it is transcending rationality in favour of something more uncanny, that is, faith. As such he thought that to have faith is at the same time to have doubt. So, for example, for one to truly have faith in God, one would also have to doubt that God exists; the doubt is the rational part of a person's thought, without which the faith would have no real substance. Doubt is an essential element of faith, an underpinning. In plain words, to believe or have faith that God exists, without ever having doubted God's existence or goodness, would not be a faith worth having. For example, it takes no faith to believe that a pencil or a table exists, when one is looking at it and touching it. In the same way, to believe or have faith in God is to know that one has no perceptual or any other access to God, and yet still has faith in God.

Bir de Atilla Yayla'ya Kulak Verelim...

Gerçi ben tartışmayı izlemedim ama videoyu hazırlayan arkadaş sayesinde pek de bi cevap hakkı kalmıyor. Gerçi diğer hocaların ne diyeceği üç aşağı beş yukarı aynı ama neyse..

Nihat Genç Nasıl Da Saçmalayabiliyor...

Komediye bakın ya! Türk medyası gerekli dersi vermiş de, şu da, bu da! İleride bu söylediklerimiz kitaplara geçer de! Allahım demek ki herkes saçmalayabiliyormuş.



Son inci: Bilim adamı tartışırmıymış...
Yalnız youtube'da yapılan yorumlara, daha doğrusu insancıkların nasıl birbirine bu video vesilesiyle küfrettiğine bi bakın. Böyle komedi yok ya! Nasıl düz gitmişler birbirlerine.

Bu arada Nihat Genç'te hep sloganları eleştiriyo sözde ama kendisini üç defa dinleyen kimse, esas sloganları kimin sömürdüğünü anlar, dimi ya!
Şimdi, blog açılalı çok oldu. Her şeyin tarihi olduğu gibi onunda kısa da olsa bir tarihi var. İkinci postu sildim, biraz küfür içeriyordu ve özeldi. Her neyse! Bu postu da yapacak başka bir iş bulamadığım için yazmaktayım. Okuyan çıkarsa muhtemeldir ki ya arkadaştır okuyam bakam ne demiş, sonra da çekiştiririz arkasından diye, ya da denkgele bir elemandır ki onun da canı sıkılmıştır ve next blog falan derken bizim buralara uğramıştır falan. Ama her iki grubu da eğlendireceğimi söyleyemem.

Esasında ilk mesaj bir introduction olmaması dileğiyle öyle nokta nokta bırakılmıştı. Ama bu mesaj bir giriş niteliğinde oldu. Yazacak bir şey yok napalım kariler!

Good Night and Good Luck